Haber Özeti: Doğu Karadeniz’in tektonik olarak pasif olduğu düşüncesi bilimsel verilerle çelişiyor; bölgedeki dağların yükselmesi ve zemin yapısı, küçük depremlerin bile yıkıcı etki yaratma riskini taşıyor. Uzmanlar, özellikle sahil dolgu alanlarındaki yapı stokunun bu sismik gerçeğe göre yeniden değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatıyor.
Düşük şiddetli sarsıntılar bölgeyi nasıl etkiler?
Sarsıntının büyüklüğünden ziyade, yerel zemin koşullarının bu enerjiyi nasıl ilettiği Doğu Karadeniz için asıl meseleyi oluşturuyor. Özellikle denizden kazanılan dolgu sahaları ve gevşek alüvyon tabakalar, zemin sıvılaşması tehdidiyle karşı karşıya kalırken; orta ölçekli sismik dalgaların bile binalarda ağır hasarlar bırakabileceği belirtiliyor. Mühendislik prensiplerinden uzak inşa edilen yapılar, bölgenin sarp ve hareketli morfolojisi nedeniyle risk altında bulunuyor.
Geçtiğimiz yıllarda kaydedilen mikro-deprem verileri, yer kabuğunun altında biriken enerjinin dışa vurumu olarak yorumlanıyor. Profesör Dr. Osman Bektaş, zemin kalitesinin yapı güvenliğindeki belirleyici rolüne işaret ederek, bilimsel temelli bir şehir planlamasının Karadeniz illeri için artık bir tercih değil, zorunluluk olduğunu ifade ediyor. Bölgedeki yamaç hareketleri ve kaya düşme riskleri, deprem anında ikincil afetlerin tetikleyicisi olma potansiyeli taşıyor.
Doğu Karadeniz sahili sismik bir tehdit altında mı?
Türkiye’de uzun süre ‘deprem güvenli’ sığınak olarak görülen Karadeniz kıyıları hakkında ezber bozan açıklamalar gündeme oturdu. Jeoloji uzmanı Osman Bektaş, kamuoyundaki ‘sarsıntı üretmez’ algısının bilimsel dayanağı olmadığını, aksine Kandilli Rasathanesi kayıtlarında 3 büyüklüğünü geçen depremlerin bölgede sıkça gözlemlendiğini açıkladı. Bu durum, bölgenin yer kabuğu stresinin canlılığını koruduğunu somut verilerle ortaya koyuyor.
Tehlikenin boyutunu artıran unsurların başında, bölgedeki sıradağların yükselmeye devam etmesi ve buna bağlı olarak sahil yamaçlarının dengesizleşmesi geliyor. Jeomorfometrik değişimler, yerleşim yerlerinin oturduğu zemini daha kırılgan hale getirirken, ‘burada deprem olmaz’ rehavetinin yerel yönetimler ve vatandaşlar nezdinde acilen terk edilmesi gerekiyor. Sismik sessizlik, bölgenin tamamen riskten muaf olduğu anlamına gelmiyor.
Geçmişten bugüne bölgenin sismik hafızası ne söylüyor?
Karadeniz’in deprem geçmişi incelendiğinde, 1968’deki Bartın Depremi gibi deniz tabanlı kırılmaların kıyı şeridinde yarattığı tahribat hala hafızalardaki yerini koruyor. Bu tarihi olay, Karadeniz havzasının kendi içinde bağımsız bir deprem mekanizmasına sahip olduğunu kanıtlıyor. Uzmanlar, sismik risk haritalarının sadece büyük fay hatlarına odaklanmaması gerektiğini, Trabzon, Rize ve Artvin gibi illerin de afet yönetimi kapsamına dahil edilmesini savunuyor.
Vatandaşların konut tercihlerinde zemin etüdü raporlarını önceliklendirmesi, can güvenliği açısından en kritik adım olarak görülüyor. Yerel otoritelerin, bölgeye özgü jeolojik riskleri imar yönetmeliklerine dahil etmesi gerektiği uzmanlarca sıkça yinelenen bir tavsiye. Bilimsel verilerin ışığında hareket edilmediği sürece, Karadeniz sahilindeki yapılaşmanın sismik bir kumar oynamaktan farkı kalmadığı vurgulanıyor.

